Türk savunma sanayisinde önemli gelişmelere imza atan SYS Grup Genel Müdürü Utku Aral, son yıllardaki gelişmelerin savaşların doğasının değiştiğini ortaya koyduğunu, dünyanın dronlar, insansız sistemler ve yeni tehdit konseptleriyle tanıştığını söyledi.
Ukrayna–Rusya hattında en yoğun çatışmaların yaşandığı bölgelerde tank veya 4×4 zırhlı bir aracın hayatta kalma süresinin ortalama 30 dakika olduğuna dikkat çeken Aral, küçük ebatlı, düşük maliyetli çok sayıda insansız hava araçlarıyla bu sistemleri devre dışı bırakmanın mümkün hale geldiğini belirtti.
Yeni durum karşısında tüm ülkelerin kendilerine, “Ben bu yeni savaş düzenine hazır mıyım, nasıl hazır olmam gerekiyor?” sorusunu sorduğunu; bugün İngiltere’den ABD’ye kadar her ülkenin envanterini, doktrinlerini ve yaklaşımını gözden geçirdiğine dikkat çeken Aral, bu sürecin Türkiye açısından çok büyük bir avantaj olduğunu ifade etti. SYS Grup Genel Müdürü Utku Aral’a Haber Aero olarak geniş bir çerçevede sorular yönelttik. Dikkat çeken cevaplar, değerlendirmeler aldık.
“2017’ye kadar özel sektörün uzun namlulu silah üretmesi yasaktı”
- Kilogram başına ihracat değerinizi bir yılda 67 dolardan 125 dolara nasıl çıkardınız?
Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Türkiye’nin genel ihracatında kilogram başına değer ortalama 1,5 dolar civarında. Savunma sanayi bu ortalamanın üzerinde olsa da SYS Grup olarak bizim kilogram başı ihracat değerimiz daha önce 67 dolardı. Bugün ise grubun genel ortalaması 125 dolara ulaşmış durumda. Hedefimiz, çok kısa bir süre içerisinde bu rakamı 250 dolar seviyesine çıkarmak. Bu artışın temel sebebi, yüksek katma değerli ve ileri teknoloji içeren ürünlere yönelmiş olmamız. Bilindiği gibi 2017 yılına kadar özel sektörün uzun namlulu silah üretmesi yasaktı; bu alanda üretim yalnızca devlet tarafından yapılabiliyordu. Düzenlemelerin değişmesi ve özel sektörün önünün açılmasıyla birlikte biz de bu alana yatırım yapma imkânı bulduk.
Bu süreçte önce 12,7 mm silah sistemleriyle başladık, ardından 20, 25 ve 30 mm silah sistemlerine kadar ilerledik. Bununla da yetinmeyip, bu silahlar için uzaktan kumandalı kontrol sistemleri geliştirdik. Bugün geldiğimiz noktada ürünlerimiz artık yalnızca birer savunma sanayi ürünü değil; radar entegrasyonları ve benzeri çözümlerle birlikte tam anlamıyla birer teknoloji ürünü haline geldi.
Ürünleri tek tek değil, entegre sistemler halinde sunduğunuzda doğal olarak ihracat kilogram değeri de ciddi biçimde artıyor. Savunma sanayinde yalnızca yazılım üreten ve kilogram başına değeri 20 bin dolarlara ulaşan firmalar da var. Biz ürün bazlı değerlendirildiğinde oldukça iyi bir noktadayız ve çok kısa bir süre içinde bu değeri 250 dolar seviyesine çıkarmayı hedefliyoruz.
“100 milyon dolar yatırımla Samsun’da fabrikamızı açtık”
- SYS Grup denildiğinde; Türkiye, ABD ve İngiltere başta olmak üzere farklı ülkelerde faaliyet gösteren şirketlerin yer aldığı bir yapıdan bahsediyoruz. Biraz grubunuzu özetler misiniz? Son bir yılda neler oldu, grubun içinde hangi şirketler var?
Öncelikle şunu söyleyebilirim: Doğduğumuz yer Türkiye. Merkezimiz İstanbul’da olan bir grubuz. İlk yatırımlarımızı ise Samsun’da, savunma sanayine yönelik olarak gerçekleştirdik. Samsun bizim için çok önemli bir üretim üssü. Bu yıl bir tanesini tamamladığımız ve yaklaşık 100 milyon dolar değerinde yeni bir yatırımla hayata geçirdiğimiz fabrika ile Samsun’daki fabrika sayımız şu an dört oldu. Ayrıca yeni bir yatırımımız daha bulunuyor.
“Dünyada yalnızca üç firmanın üretebildiği noktaya geldik”
İstanbul’da ise gruba en son katılan şirketimiz Unirobotics var. Ömerli’de yer alan bu şirketimiz oldukça güçlü bir teknoloji firması. Burada, silah sistemlerimizi stabilize veya uzaktan komutalı sistemler haline getiriyoruz; bu sistemleri kara araçlarına, deniz platformlarına ve hava araçlarına entegre ediyoruz.
İngiltere’de, 2022 yılında bünyemize kattığımız AEI Systems bulunuyor. AEI Systems, İngiltere’nin en eski orta kalibre silah üreticilerinden biri. Bu satın almayla birlikte orta kalibre silah üretiminde önemli bir yetkinlik kazandık ve bu kabiliyeti artık Türkiye’ye de taşımış durumdayız. Bugün dünyada yalnızca üç firmanın üretebildiği 30×113 mm silah sistemlerini üretme noktasına geldik. Bu alanda ABD, Fransa ve biz varız.
ABD tarafına baktığımızda, West Palm Beach’te 2017 yılında kurulumuna başladığımız bir tesisimiz bulunuyor. İnşaat ve altyapı süreçlerinin tamamlanmasıyla birlikte Güney Florida’da, yaklaşık 20.000 metrekare kapalı alana sahip bir üretim tesisimiz var. Canik USA bu yıl hedeflerini tutturdu ve yaklaşık 65.000 adet hafif silah üretimi gerçekleştirdi. Önümüzdeki yıl için hedefimiz 100.000 adet üretim. Bu büyüme her yıl katlanarak devam ediyor.
Fransa’da ise Canik Europe adını taşıyan bir şirketimiz bulunuyor. Bu şirketimiz üretimden ziyade, Avrupa Birliği (AB) bölgesindeki dağıtım faaliyetlerini yürütüyor. Depolama, pazarlama ve lojistik süreçlerini buradan yönetiyoruz.
“Bu yaklaşım grubun büyümesini hızlandırıyor”
Tüm bunları bir araya getirdiğimizde, SYS Grup’un çok güçlü ve entegre bir savunma ekosistemi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu yapı sayesinde, büyük satın almalarda veya kontrat süreçlerinde tek bir firma olarak tüm sorumluluğu üstlenebiliyoruz. Silahın kendisinden, silah sistemine kadar bütün yapı SYS Grup’un garantisi altında oluyor. Bu da alım süreçlerini ciddi şekilde kolaylaştırıyor.
Biz müşterilerimize tek muhatap sunuyoruz ve sistemlerin tüm ömür devri boyunca desteğini tek bir noktadan sağlıyoruz. Bu yaklaşım grubun büyümesini hızlandırıyor. Elbette daha yolumuz var, ancak sağlam ve sürdürülebilir bir şekilde ilerliyoruz.
“Canik, hafif silah üreticileri arasında ABD’de beşinci”
- Savunma sanayinde kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Marka tarafında baktığımızda, özellikle Canik markası oldukça güçlü bir konumda. Bugün ABD‘de Canik, en büyük hafif silah üreticileri arasında beşinci, hatta bu senenin rakamları açıklandığında dördüncü sırada yer alabilir. Bu da bize çok ciddi bir marka bilinirliği sağlıyor.
AEI Systems tarafına baktığımızda ise, İngiltere’nin neredeyse tüm savaş uçaklarında kullanılan topları üreten bir firmadan bahsediyoruz. Bugüne kadar yaklaşık 2.800 adet 30×113 mm top üretmiş, ayrıca 20×110 gibi sistemlerde de binlerce adet üretim gerçekleştirmiş, son derece köklü ve tecrübeli bir şirket. AEI Systems’ın bu birikimi, bizimle havacılıktan kara ve deniz platformlarına da entegre edilmiş durumda. Bu çok değerli bir sinerji yarattı. Çünkü havacılıkta adetler nispeten düşük ama katma değer çok yüksek; karaya indiğinizde ise adetler artıyor. Bu da bizim güçlü olduğumuz alanlardan biri. İngiltere’den gelen know-how ile bizim endüstriyelleşme kabiliyetimiz bir araya gelince gerçekten çok güçlü bir yapı ortaya çıktı. Bunun meyvelerini de bugün net bir şekilde görüyoruz.
“Dünya savunma sanayi hacmi yaklaşık 2,7 trilyon dolar seviyesindeydi”
- 2024 yılında savunma ve havacılık sanayisinde Türkiye’nin ilk 10 şirketi arasında yer aldınız. 2025’i nasıl geçirdiniz? 2024 ile kıyasladığınızda rakamsal ve değer bazlı nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?
Genel çerçeveden bakacak olursak, önümüzdeki 5–10 yıllık dönemde savunmaya ayrılan payın, gayrisafi millî hasıla içindeki oranının tüm dünyada arttığı bir döneme girdik. Avrupa’da birçok ülke savunma harcamalarını yüzde 2,5 seviyelerinden yüzde 4–5’lere çıkarmış durumda. Bu oranlar çok ciddi artışlar ve doğal olarak savunma sanayinin toplam hacmini de büyütüyor.
Geçen yıl dünya savunma sanayi hacmi yaklaşık 2,7 trilyon dolar seviyesindeydi. Bu yıl bu hacmin en az yüzde 15 artması bekleniyor. Türkiye savunma ihracatına baktığımızda da geçen yıl yaklaşık 7,4–7,6 milyar dolar seviyelerinde tamamlamıştık. Bu rakama 11 ayda ulaşılmıştı. Bugün itibarıyla ise 10 milyar dolar hedefini yakalamış durumdayız. Hizmet gelirleri de eklendiğinde bu hedefin çok yakınında ya da üzerinde bir kapanış olacak.
Sektör büyüyor, alan genişliyor. Bu doğal olarak şirketlerin de büyümesini beraberinde getiriyor. Ancak bizim için önemli bir nokta var: SYS Grup’u artık yalnızca “Türkiye merkezli” bir şirket olarak değerlendirmek doğru değil. Çünkü ABD‘de, İngiltere’de ve Avrupa’da faaliyet gösteren şirketlerimiz var. Bu yüzden konsolide bakmak gerekiyor.

“500 milyon dolarla en büyük 100 savunma şirketi arasına giriyorsunuz”
2025 yılı sonunda yaklaşık 260 milyon dolarlık bir satış rakamına ulaşmış olacağız. Grup içi ticaretler düşüldüğünde bu rakam ortaya çıkıyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, 500 milyon dolar seviyesine ulaştığınızda dünyanın en büyük 100 savunma şirketi arasına giriyorsunuz. Biz şu an 260 milyon dolar seviyesindeyiz ve bu noktaya kadar gelmiş durumdayız.
SYS Grup olarak önümüzdeki yıl için hedefimiz 300 milyon dolar barajını kesin olarak aşmak. Çünkü 2022 yılında aldığımız stratejik kararla savunma alanında yaklaşık 250 milyon dolarlık bir yatırım paketi başlattık. Bu paketin yalnızca 30 milyon dolarlık kısmı kaldı ve önümüzdeki yılın sonunda tamamlanmış olacak. Bu kadar yatırımın, bu kadar hamlenin doğal olarak sonuçlarını almamız gerekiyor. Beklentilerimiz bu yüzden yüksek.
- 2025 sizin için de zor bir yıl mıydı?
Evet, zor bir yıldı. Konjonktür açısından baktığımızda savaşlar, jeopolitik riskler ve belirsizlikler ön plandaydı. Ancak aynı zamanda bu dönem, tüm ülkelerin savunma ve havacılık envanterlerini ciddi şekilde sorguladıkları bir dönem oldu.
Bugünkü savaşlar bize şunu gösterdi: Artık savaşın doğası değişti. Dronelar, insansız sistemler ve yeni tehdit konseptleri var. Örneğin Ukrayna–Rusya hattında en yoğun çatışmaların yaşandığı bölgelerde ister tank olsun ister 4×4 zırhlı araç olsun, bir aracın hayatta kalma süresi ortalama 30 dakika. Küçük, düşük maliyetli çok sayıda insansız hava aracıyla bu sistemleri devre dışı bırakmak mümkün.
“Kordinasyon gücü bizi rakiplerimize karşı daha esnek ve hızlı kılıyor”
Bu durum tüm ülkeleri şunu sormaya itti: “Ben bu yeni savaş düzenine hazır mıyım, nasıl hazır olmam gerekiyor?” Bugün İngiltere’den ABD‘ye kadar herkes envanterini, doktrinlerini ve yaklaşımını gözden geçiriyor. Bu süreç Türkiye açısından çok büyük bir avantaj. Çünkü Türkiye’nin savunma sanayisi genç, dinamik ve çevik. Diğer ülkelerdeki hantallık bizde yok.
Ayrıca Savunma Sanayii Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı ve sektör oyuncuları arasındaki iletişim ve koordinasyon çok güçlü. Her ülkenin kolay kolay sağlayamadığı bir sinerji ortamı bizde mevcut. Bu da bizi rakiplerimize karşı daha esnek ve hızlı kılıyor.
Sonuç olarak zor bir yıldı ama önümüzdeki dönem için oldukça umutluyuz. Savunma sanayimizin önünde çok güçlü bir büyüme dönemi var. Önümüzdeki yıllarda katlanarak büyüyeceğimize inanıyoruz.
- Son günlerde Türkiye’de “başıboş İHA’lar” ya da “drone tehditleri” çok konuşuluyor. Ancak aslında bu konu yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın gündeminde. Bu tehditleri engelleyebilecek sistemlere her ülke kafa yoruyor. Savunmada yaklaşımlar bu yöne doğru evrilecek gibi görünüyor. Siz bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kesinlikle doğru. Bugün tehditler farklı sınıflara ayrılıyor; irtifaya, menzile ve kabiliyete göre sınıflandırmalar var ve şu an “klas 6” olarak adlandırılan seviyelere kadar gelmiş durumdayız. İrtifalar değişiyor, tehdit çeşitleniyor ve bu da savunmayı çok daha karmaşık hale getiriyor.
İlk aşamada bu tehditlere karşı “soft kill” dediğimiz, yani elektronik harp yöntemleriyle droneları etkisiz hale getirme yaklaşımı öne çıktı. Ancak drone teknolojisi o kadar hızlı gelişiyor ki, artık birçok sistem GPS bağlantısı kesilse bile görevine devam edebiliyor. Üzerlerindeki çipler ve algoritmalar sayesinde geometrik hesaplamalar yaparak, tamamen otonom şekilde hedefine ulaşabiliyor. Rüzgâr, çevresel etkenler ya da klasik önlemler bu sistemleri durdurmakta artık yetersiz kalıyor; adeta tüm engelleri aşarak ilerleyebiliyorlar.
Bu noktada “hard kill” dediğimiz, yani fiziksel olarak imha etmeye dayalı çözümler devreye giriyor. Ancak bunu tek bir yöntemle değil, katmanlı bir savunma anlayışıyla yapmak zorundayız. En yüksek irtifadan en alçak irtifaya kadar uzanan, çok katmanlı bir yapıdan bahsediyoruz. Çünkü asıl zorluk tespit aşamasında başlıyor.
“Kademeli, katmanlı savunma hatları oluşturmak zorundayız”
Örneğin küçük ve düşük iz düşümüne sahip bir FPV drone’u radarla tespit ettiğinizde, artık kalan mesafe ve süre çok kısıtlı oluyor. Drone büyükse ve hız arttıkça durdurma için daha fazla seçeneğiniz oluyor; ancak küçük ve hızlı sistemlerde zaman çok kritik. 30 m/s hızla üzerinize gelen bir drone’dan bahsediyoruz. Üzerindeki patlayıcı büyük olmayabilir ama etkisi son derece yıkıcı. Hedef alanı çok küçük, mesafe kısa ve reaksiyon süresi çok sınırlı. Bazı tehditlere karşı, örneğin 35 mm KORKUT sistemi ve atom mühimmatıyla, daha büyük droneları durdurmak mümkün. Ancak küçük FPV dronelara karşı aynı çözümü kullanmak hem geç kalmanıza neden olur hem de maliyet açısından mantıklı değildir. Tespit ettiğiniz anda artık çok az zamanınız kalmış oluyor.
Bu nedenle biz, drone radarlarını silah sistemleriyle entegre ederek, havada infilak eden akıllı mühimmatlar gibi çözümlerle bu tehditleri durdurabiliyoruz. Ancak burada iki kritik unsur var: fiyat etkinlik ve performans etkinlik. Milyonlarca dolarlık sistemleri her noktaya konuşlandırmak mümkün değil. O yüzden kademeli, katmanlı savunma hatları oluşturmak zorundayız.
“Dünyanın tüm donanmalarının gemileri drone tehditine büyük ölçüde hazırlıksız”
Deniz platformlarını düşünelim. Bugün sadece Türkiye’nin değil, dünyanın tüm donanmalarının gemileri bu tehdide karşı büyük ölçüde hazırlıksız. Çünkü geçmişte deniz platformları bu tür bir tehdide göre tasarlanmadı. Aynı durum kara araçları, hava araçları ve özellikle insanlı helikopterler için de geçerli. Bir helikopterin havada, küçük ve hızlı dronelara karşı ne kadar savunmasız olduğunu düşündüğünüzde, tehdidin büyüklüğü çok daha net ortaya çıkıyor.
Tehdit büyük ama çözümler de var. Türkiye bu alana ciddi şekilde odaklanmış durumda. Bunun en büyük avantajı ise, Türkiye’de çok sayıda odaklı ve yetkin savunma sanayi firmasının bulunması. Bu firmaların geliştirdiği ürünleri bir araya getirip senkronize ettiğinizde gerçekten etkili çözümler ortaya koyabiliyorsunuz.
Millî Savunma Bakanlığı ve Savunma Sanayii Başkanlığı başta olmak üzere, devletin ilgili tüm kurumları bu konuya güçlü bir odak vermiş durumda. Amacımız hem ülkemizi koruyacak hem de dost ve müttefik ülkelerin savunmasına katkı sağlayacak sistemler geliştirmek. Bu aynı zamanda ihracat açısından da ciddi bir potansiyel oluşturuyor.
ASELSAN, ROKETSAN gibi kurumların bu alanda çok güçlü ürünleri var. Bizim sistemlerimiz de bu yapılarla entegre çalışabiliyor. Tüm bunlara baktığımızda, doğru yönde ilerlediğimizi düşünüyorum. Evet, tehdit büyük ama Türkiye bu alanda iyi bir noktada ve iyi yoldayız.
- Dünyada bu tehdide karşı tam anlamıyla çözüm üretebilmiş bir ülke var mı? Bu dünyanın sorunu değil mi?
Kesinlikle bu dünyanın sorunu. Şöyle düşünmek gerekiyor: Diyelim ki bugün bir çözümünüz var. Peki bu çözüm, kullanılan adetlerle baş edebiliyor mu? Ukrayna’nın Rusya’ya bir günde gönderdiği küçük sınıf, klasik drone sayısı yaklaşık 7 bin. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı günlük kullandığı drone sayısı ise 10 bin civarında. Bu rakamlar gerçekten inanılmaz.
“Bu risk artık gündelik hayatın bir parçası”
Yani “bir çözümüm var” demek yetmiyor; bu kadar büyük adetleri durdurabilecek bir çözümünüz olması gerekiyor. Oyunun ölçeği tamamen değişti. Çünkü drone üretmek artık çok kolay. Kontrole tabi değil, ciddi bir regülasyonu yok. Bu yüzden bugün kullanılan drone sayılarına baktığımızda, gerçekten çok kapsamlı ve güçlü çözümler üretmek zorundayız. Hem elektronik harp anlamında “soft kill” çözümleri hem de “hard kill” dediğimiz, droneları fiziksel olarak durduracak çözümler birlikte düşünülmeli.
Bu tehdit yalnızca savaş zamanı ortaya çıkan bir tehdit de değil. Bugün en değerli madenlerimizi, enerji santrallerimizi, kritik altyapılarımızı, havalimanlarımızı, yani her yeri korumak zorundayız. Çünkü bu risk artık gündelik hayatın bir parçası. Drone tehdidi her yerde ve her zaman karşımıza çıkabilecek bir tehdit haline geldi.
Bu nedenle meseleyi sadece bugünün problemi olarak değil, gelecekte her alanı koruyabilecek kapsamlı bir güvenlik sorunu olarak ele almak gerekiyor. Dronelar kontrol altında değil; algoritmalar açık, gizlilik yok ve neredeyse herkesin erişimine açık durumda. Bir kişi patlayıcıya eriştiği anda, çok basit bir şekilde elinde insansız, silahlı bir sistem elde edebiliyor. Bu da tehdidin ne kadar büyük olduğunu açıkça gösteriyor.
Ancak bu tehdit aynı zamanda ciddi fırsatlar da barındırıyor. Çünkü dronelar yalnızca patlayıcı taşıyan sistemler değil; keşif, gözetleme, elektronik harp gibi çok farklı amaçlarla da kullanılabiliyor. Dolayısıyla tehlikenin boyutu, çoğu zaman tahmin edilenden çok daha ileriye gidiyor. Biz bu duruma korkarak ya da tedirgin olarak yaklaşmak yerine, bir fırsat olarak bakılması gerektiğini düşünüyoruz. Savunma ekosistemimizin gücünü, bu tür asimetrik tehditleri çözecek şekilde yeniden şekillendirmemiz gerekiyor. Ancak burada da anahtar kelime yine “kademeli savunma”.
Bugün ROKETSAN’ın çok iyi çözümleri var, ASELSAN’ın çok güçlü sistemleri var. Ancak her irtifada, her hızda ve her boyuttaki asimetrik tehdidi karşılayabilecek, katmanlı ve entegre çözümler üretmek zorundayız. Aksi halde sistemdeki tek bir açık bile, tüm savunma yapınızı etkisiz hale getirebilir. Çünkü bu tehditlerle mücadelede bazen tek bir delik, bütün sistemi bozmaya yetiyor.
- Yaklaşık 80 ülkeye ihracat yapıyorsunuz. Ancak kamuoyunda ABD pazarı daha çok öne çıkıyor. ABD’yi ihracatta en yakından takip eden ülke veya bölge hangisi?
Aslında bu tamamen dönemsel olarak değişiyor. Örneğin Ukrayna, yaşanan savaş nedeniyle bir dönem çok ciddi bir hacme ulaşmıştı. Orta Doğu’da da dönemsel olarak büyük kontratlar imzaladığımız ülkeler oluyor. Yani tablo sabit değil; projelere ve ihtiyaçlara göre şekilleniyor.
Bugün birçok ülke için temel mesele şu: Diyelim ki 400 adet zırhlı araca ya da 8×8 veya paletli platformlara ihtiyacınız var. Bunu istediğiniz tarihte tedarik edemiyorsunuz. Hem teslim süreleri çok uzun hem de maliyetler çok yüksek. Bu nedenle mevcut platformların modernizasyonu, en hızlı ve en uygulanabilir çözüm haline geliyor. Çünkü taşıyıcı platform zaten elinizde. Siz sadece onu modernize ediyorsunuz ve üzerine taşıyabileceği yük, yani silah sistemi veya faydalı yük neyse, onu entegre ediyorsunuz.
Bu çerçevede özellikle Doğu Bloğu’nda, Rusya tehdidinin çok ciddi hissedildiği ülkelerde büyük projelerimiz var. Polonya bunun önemli örneklerinden biri. Aynı şekilde Suudi Arabistan’da da çok büyük projeler yürütüyoruz.
ABD tarafında ise General Dynamics ile olan iş birliğimiz bizim için çok kritik. Bu yıl çok önemli bir hamle yaptık ve 30×113 mm silahımızı Amerikan mühimmatıyla kalifiye ettik. Apache helikopterlerinde kullanılan M788 ve M789 olarak bilinen, alüminyum kovanlı Amerikan mühimmatlarıyla sistemimizi başarıyla test ettik. Bugün dünyada hem Avrupa menşeli çelik kovanlı hem de Amerika menşeli alüminyum kovanlı mühimmatı atabilen tek silah bu sistem.
General Dynamics, bu alanda dünyanın en büyük mühimmat üreticisi. Onlarla yaptığımız iş birlikleri bizi çok önemli noktalara taşıyor. 2026 yılı içerisinde Amerikan hükümetine yönelik demo faaliyetleri de planlıyoruz. Daha önce de konuştuğumuz gibi, Amerika’da ya zincir tahrikli sistemler var (dakikada yaklaşık 250 atım) ya da Gatling tipi döner namlulu sistemler var (dakikada yaklaşık 3.000 atım). Bu ikisinin arasında bir çözüm yok.
Bizim ürünümüz ise “tamburalı top” ya da İngilizce adıyla revolver cannon. Tek namlulu ama dakikada 1.300–1.500 atım yapabilen bir sistem. Avrupa’da bilinen bir teknoloji olmasına rağmen, Amerika’da bu segmentte bir ürün yok. Biz bu boşluğu dolduruyoruz. Amacımız bu teknolojiyi Amerika’da da üretmek. Zaten Türkiye’de yüzde 100 yerlileştirdik; İngiltere ve Amerika’da da üretim kabiliyetlerimizi geliştiriyoruz.
Örneğin namlu teknolojisinde, bugün İngiltere’nin dahi hâkim olmadığı bir teknolojiyi Türkiye’de geliştirdik. Kendi üretim makinelerimizi kendimiz inşa ettik. Uzaktan komutalı silah sistemleri, atış kontrol sistemleri ve entegrasyon kabiliyetleriyle birlikte ürünlerimizi bir bütün olarak sunabiliyoruz. Bu da bizi çok güçlü bir noktaya taşıyor.
İhracat dağılımına baktığımızda, ciromuzun yaklaşık yarısı hafif silahlardan, yani sivil pazarlardan geliyor; diğer yarısı ise kolluk kuvvetleri ve ordulara yönelik satışlardan oluşuyor. Hafif silah pazarının yaklaşık yüzde 80’i ABD’de. Dolayısıyla Amerika’nın bizim için bu kadar önemli olması son derece doğal. Bugün Amerika’da herhangi bir silah satıcısına gittiğinizde Canik markasını mutlaka görüyorsunuz. Yıllık satış adetleri 500 binlere ulaşan çok ciddi rakamlardan bahsediyoruz.
“SAFE’te Avrupa’nın ABD ve Türkiye’yi dışarda tutma eğilimi var”
Ayrıca dünya savunma harcamalarının yaklaşık 2,7 trilyon dolar olduğu bir ortamda, bunun neredeyse 1 trilyon doları Amerika tarafından yapılıyor. Dünyanın en büyük savunma harcamasını yapan ülke ABD. Dolayısıyla global bir oyuncu olmak istiyorsanız, o pazarda olmak zorundasınız. Biz de bu bilinçle hareket ediyoruz.
İngiltere ise bizim için stratejik olarak çok önemli. Avrupa Birliği’nin SAFE Programı kapsamında yaklaşık 850 milyar dolarlık bir bütçe konuşuluyor. Türkiye bu süreci çok yakından takip ediyor ancak NATO üyesi olmak tek başına bu programa katılım için yeterli değil. Çünkü bu program, bir yandan modernizasyonu hedeflerken diğer yandan Avrupa’nın kendi savunma sanayi üretimini güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle Amerika ve Türkiye’yi dışarıda tutma eğilimi var.
Ancak İngiltere’nin bu programa dahil olma ihtimali oldukça yüksek. İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmış olsa da savunma alanındaki entegrasyonu tamamen kopmuş değil. Bu noktada İngiltere’deki tesisimizin varlığı bizim için çok kritik. Çünkü SAFE Programı’ndan faydalanabilmek için ürünlerin en az yüzde 60’ının Avrupa Birliği ülkelerinde üretilmiş olması gerekiyor.
Platform üreticileri için bu oranı yakalamak daha kolay olabilir; motor, şanzıman, diferansiyel gibi alt sistemleri Avrupa’dan tedarik ederek yüzde 60’ı sağlayabiliyorlar. Ancak biz, ürünlerinin yüzde 100’ünü kendi ekosistemi içinde üreten bir grubuz. Bu nedenle İngiltere’nin SAFE Programı’na katılması bizim için stratejik bir eşik.
Savunma Sanayii Başkanlığı ile de bu konuları istişare ediyoruz. Böyle bir senaryoda, İngiltere’deki fabrikamız aynı zamanda Türkiye’nin fabrikası gibi konumlanabilir. Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu üretimler bu tesisler üzerinden gerçekleştirilebilir. Biz bu vizyonla hareket ediyor ve bu sürece liderlik etmeye çalışıyoruz.
- Fransa’daki şirketiniz bu anlamda üretim yapmadığı için bu sürece giremiyor mu? Avrupa Birliği içinde bir tesis kurmak veya mevcut bir fabrikayı satın almak gibi bir düşünceniz var mı?
Açıkçası, eğer bu iş İngiltere ile olmazsa, yani İngiltere bu yapının içinde yer almazsa, bu durum sadece bizim değil, Türkiye’nin de değerlendirmesi gereken bir konu olur. Bu noktada Macaristan olabilir; hem Türk dünyasıyla bağlarımızın güçlü olduğu hem de kültürel olarak yakın olduğumuz Polonya gibi ülkeler olabilir. Evet, bugün Polonya tehdit altında; Ukrayna’dan sonra ikinci sırada Polonya’nın geldiği söyleniyor. Ancak potansiyeli çok yüksek, büyük bir ülke. Biz bu konuya şu anda kademeli olarak bakıyoruz. Şunu da net söylemek isterim: SAFE bütçesini illa herkes kullanmak zorunda değil. Çünkü bürokratik olarak ciddi bir yük getiriyor. Elbette kullanılabilir; ancak ülkelerin kendi savunma bütçelerinden pay almamızın önünde de bir engel yok. Bu çok önemli bir nokta.
Eğer SAFE’ten bütçe finanse edilecekse, dediğim gibi İngiltere’yi yakından takip ediyoruz. Umarım gerçekleşir ve İngiltere bu yapıya dâhil olur. Çünkü bu durumda yaklaşık 850 milyar dolarlık çok büyük bir pazara, ek bir bütçeye erişim mümkün olacak. Bu, mevcut hacmin üzerine eklenen tamamen yeni bir bütçe anlamına geliyor ve son derece değerli. Avrupa tarihinde ilk kez, diğer savunma harcamalarına ek olarak, yalnızca bu amaçla böyle büyük bir bütçe açıklıyor. Bu gerçekten çok kıymetli.
“Türkiye’nin farklı ajandaları olan bir ülke olmadığını herkes biliyor”
- TUSAŞ projeleri; KAAN, HÜRJET, HÜRKUŞ, ANKA, AKSUNGUR, ANKA-3 ve diğer projeler var. Baykar tarafında TB2, TB3, Akıncı ve Kızılelma bulunuyor. Kızılelma, küresel ölçekte de büyük bir başarı yakaladı. Bu gelişmeler, ihracatınızda ve Türkiye’nin savunma sanayii bilinirliğinde nasıl bir katkı sağlıyor?
Şöyle söyleyeyim: Muazzam bir katkı sağlıyor. Bu emeği veren tüm şirketlere, Selçuk Bey’e, Haluk Bey’e ve Baykar grubuna gerçekten minnettarız. Çünkü “Made in Türkiye” markasını hem güçlendiriyorlar hem de güven inşa ediyorlar. Artık savunma sanayii olarak şunu kanıtlamış durumdayız. Örneğin Leonardo ile yapılan iş birliği… Dünyanın en büyük savunma şirketlerinden biri olan Leonardo’nun insansız sistemlerini Baykar’ın geliştirecek olması muazzam bir şey. Ya da İtalya’da bir havacılık şirketinin satın alınması gibi adımlar… Bunlar Türkiye’ye olan güveni olağanüstü artırıyor. Bir kere Türkiye’nin dostluğu kıymetlidir. Bu zaten bilinen bir gerçekti. Ama şimdi buna bir de ürün kalitesi eklendi. Türkiye’nin farklı ajandaları olan bir ülke olmadığını herkes biliyor. Biz bir ülkeye yakınsak, gerçekten yakınız. Arka planda başka hesaplarımız yok. Dostluk bizim için değerlidir.
Diğer taraftan, Türkiye’nin operatif bir savunma sanayii var. Bu çok önemli. Ne demek bu? Örneğin Finlandiya’nın da güçlü bir savunma sanayii var ama operatif değil. Biz ise ürünlerimizi sahada aktif olarak kullanıyoruz. Her gün sahadan geri bildirim alıyoruz. Bu geri bildirimlerin savunma sanayiimize kattığı bilgi birikimi, yani know-how, inanılmaz seviyede.
Azerbaycan’da, Libya’da, Suriye’de yaşananlar… Buralardan aldığımız tecrübeler bizi çok güçlendirdi. Evet, ne yazık ki bu sektörün doğasında bu var. Operatif değilseniz, günün ihtiyaçlarına uygun ürünler geliştiremezsiniz. Türkiye zor bir coğrafyada, zor bir atmosferde yer alıyor ama bu durum aynı zamanda bizi güçlendiriyor.
Tarihimize baktığımızda da gücümüzün buradan geldiğini görüyoruz. Zaman zaman geri kaldık ama bugün savunma sanayiimiz, 1453’ten bugüne, çağın şartlarıyla yeniden güçlü bir döneme girmiş durumda.
Her bir şirketin başarısı da tüm sektöre büyük katkı sağlıyor. “Made in Türkiye” markası güçleniyor, güven artıyor. Artık Türk savunma sanayii şirketleri Orta Doğu’da, Güneydoğu Asya’da da dünyanın pek çok bölgesinde bir sıfır önde başlıyor. Çünkü sahada kendini kanıtlamış olmanın verdiği bir güven var.
Yaşanan krizlerde aldığımız aksiyonlarla oyunu nasıl değiştirdiğimizi göstermiş olmamız, bize çok büyük bir avantaj sağlıyor. Bu yüzden emeği geçen herkese tekrar teşekkür ediyorum.
- Türkiye’nin daha ileri gitmesi gerektiğini düşündüğünüz alan hangisi? Kara mı, deniz mi, hava mı, uzay mı?
Bence uzayı da işin içine katarsak, öncelik hava ve uzay tarafında. Kara araçları konusunda şunu söylemek lazım: Alt sistemler tarafında eksiğimiz var mı? Var. Örneğin belirli güç seviyelerindeki motorlarda hâlâ yatırımlarımız devam ediyor ama bunları da tamamlayacağız. Diferansiyel gibi bazı kritik alt sistemlerde de çalışmalar var. Deniz platformu üretmekte ise bir sıkıntımız yok. Ancak orada da motor ve benzeri kritik sistemlerde çok ciddi Ar-Ge faaliyetleri yürütülüyor ve bu çalışmalar devam ediyor. Öte yandan, insansız sistemlerde gerçekten çok iyiyiz. Bu sadece havada değil. Evet, insansız denince akla ilk olarak hava platformları geliyor ama insansız deniz platformlarında da bugün çok güçlü bir noktadayız. Tersanelerimiz ve teknoloji şirketlerimiz el ele vererek çok ciddi çözümler üretti. Bugün Hazar Denizi’nde de Akdeniz’de de bu sistemleri kullanabiliyoruz. Büyük platformlarımızın gemilerin, karakol gemilerinin yanında, onları yakın mesafede koruyan ve görev icra eden insansız sistemler devreye giriyor. Bu alanda hiçbir şüphemiz yok; burada gerçekten çok iyiyiz.
Havacılık tarafında ise gelişim alanımız açık. Az önce bahsettiğiniz projeler son derece büyük projeler. Normalde bu tür projelere ülkeler tek başına girmez; 4–5 ülke bir araya gelir. Hem satış sonrası pazarını büyütmek hem de maliyeti paylaşmak için bu yapılır. Türkiye ise KAAN gibi projeleri tek başına hayata geçirmeye çalışıyor.
“Güçlü olmak zorundayız!”
Türkiye genel olarak yalnız bir ülke. Çünkü pek çok ülke bizi kendine rakip ya da tehdit olarak görüyor. Bunun arkasında tarihimiz, geçmişimiz var; açıkçası haksız da değiller. Ama bu durum bizi yalnızlığa itiyor ve biz de bu yüzden başarmak zorundayız. Denizlerdeki gücümüzü bugün herkes görüyor. Etrafımızdaki tehditleri başka türlü durdurma şansımız yok; güçlü olmak zorundayız. Havacılıkta da Baykar gibi özel sektör şirketlerinin devreye girmesiyle çok önemli bir ivme yakalandı. Eskiden TUSAŞ neredeyse tek başınaydı; şimdi özel sektörün ciddi yatırımları var. En güzel tarafı da şu: Her şeyi tek başımıza yapmak zorunda değiliz. Leonardo ile yapılan iş birliği gibi projeler bizi çok kısa sürede başka bir seviyeye taşıyabiliyor. Yurt dışında yapılan stratejik alımlar da havacılıkta önemli noktalara gelmemizi sağlıyor. Dolayısıyla gelişim alanımız ağırlıklı olarak hava ve uzay.
Bunun dışında akıllı mühimmatlar, füzeler ve roketler konusunda zaten çok ciddi bir noktadayız. Atmaca gibi bir seyir füzemiz var, SOM var. Topçu mühimmatlarında 122’ler, 155’ler gibi kalemlerde büyük bir üretim kapasitesine sahibiz. Kale Grubu’nun Brezilya’ya seyir füzesi motoru ihracatında siparişlere yetişemediğini görüyoruz. Bu çok önemli bir başarı ve Kale Grubu’nu bu alanda özellikle kutlamak gerekiyor.
Alt sistemleri asla küçümsememek lazım. Çünkü bu sistemler işin kalbi. Platformu yapmak gemiyi, uçağı üretmek elbette çok değerli ama alt sistemler olmadan o platformlar ne uçar ne de gerçek anlamda değer kazanır. İhracatı asıl katlayan taraf da bu alt sistemler oluyor.
- Şu an 80 ülkeye ihracatınız var olduğuna göre yılda kaç fuara katılıyorsunuz? Bu fuarların şirkete somut yansıması ne oluyor?
Şöyle söyleyeyim: Fuarlar tam anlamıyla ölçülebilir şeyler değil. Yani “şu kadar katıldık, şu kadar satış oldu” gibi net bir hesap yapmak mümkün değil. Ama şunu net söyleyebilirim; görünmezsek olmaz. Biz yılda yaklaşık 26 fuara ve etkinliğe katılıyoruz. Yani 52 haftalık bir yıl düşünün; neredeyse her iki haftada bir mutlaka bir etkinlik var. Bunların bir kısmı atışlı demolar, bir kısmı sempozyumlar, bir kısmı da forumlar oluyor. Örneğin en son Litware Forum’un ana sponsoruyduk. Çünkü her etkinliğin bizim için ayrı bir amacı var.
Klasik büyük fuarlarda kolluk kuvvetlerine ya da karar verici delegasyonlara birebir ulaşmak zor. Bu yüzden daha spesifik etkinliklere katılıyoruz, bazılarına sponsorluk yapıyoruz. Eskiden sadece B2B, yani ticari alanda ve hafif silah segmentinde faaliyet gösterirken bu yapı farklıydı. Bugün ise B2C’ye de geçmiş durumdayız; yani dünyadaki tüm platform üreticileri bizim potansiyel partnerimiz. Dolayısıyla bizim için fuarlar, stantta bekleyip “biri gelsin” diye durduğumuz yerler değil. Toplantıların büyük kısmı önceden planlanmış oluyor. Biz projeleri fuarlardan çok önce başlatıyor, fuarlarda takip ediyoruz. Bugün Avrupa Birliği’nde karar vericilerle, deniz platformu üreticileriyle çok ciddi projelerimiz var. Güneydoğu Asya’da; Filipinler, Endonezya, Malezya gibi ülkelerde tersanelerle önemli işler yapıyoruz.
Bu nedenle fuarlar bizim için endüstri toplantılarımızı organize ettiğimiz, yeni iş birliklerine kapı açtığımız ve sistem çözümlerimizi anlattığımız platformlar. Çünkü artık biz tek bir ürün değil, komple bir sistem sunuyoruz. Örneğin bir drone tehdidinden bahsediyorsak; radar tespitinden algoritmasına, balistiğinden doğru silah sistemine ve doğru irtifada müdahaleye kadar tüm süreç entegre bir yapı içinde ele alınıyor. Bu yüzden çözümlerimizi, sektördeki doğru partnerlerle birlikte paket hâlinde sunuyoruz.
Evet, fuarlar yorucu ama olmazsa olmaz. Bu yükü azaltmak için bölgesel bir yapılanmaya gittik. Avrupa’daki fuarları CANiK Europe, Amerika’daki fuarları CANiK USA, İngiltere’deki faaliyetleri ise AE şirketimiz yürütüyor. Böylece Türkiye’den giden operasyonel eforu ciddi şekilde azaltmış olduk.
Bunun yanında demo sayımız çok fazla. Çünkü herkes çözümü gözleriyle görmek istiyor. Asimetrik tehditlere karşı sistemimizin performansını sahada izlemek istiyorlar. Bu nedenle atışlı demolar yapıyoruz. Bu yıl Doğu Avrupa’da çok ciddi demolar gerçekleştirdik, Orta Doğu’da önemli etkinlikler yaptık; Birleşik Arap Emirlikleri dâhil. Önümüzdeki yıl da aynı tempoyla devam edeceğiz.
- Güney Amerika pazarı ne zaman Türkiye için gerçekten etkili bir Pazar seviyesine gelir?
Aslında bugün bazı ülkelerde zaten oldukça etkiliyiz. Özellikle Brezilya, Türkiye’nin savunma sanayiinde güçlü olduğu ülkelerden biri. Bizim açımızdan da çok önemli bir pazar. Orta kalibre silah sistemlerinde oldukça iyiyiz. Amerika kıtasındaki ülkeler uzun yıllar Amerikan sistemlerini kullandı. ABD hibeleriyle bu sistemlere alıştılar. Bizim ürünlerimiz de bu sistemlerle uyumlu olduğu için adaptasyon süreci çok kolay oluyor. Örneğin Brezilya, yıllarca 30×113 mm mühimmatını kendi üretti hem deniz sistemlerinde hem hava platformlarında kullandı. Dolayısıyla biz bugün oraya bu sistemleri sunduğumuzda satış yapmak zor olmuyor. Kullanıcıyı eğitmek gibi ekstra bir yük de oluşmuyor.
CANiK USA’nin Florida’daki varlığı da bu açıdan çok önemli. Miami, tüm başkentlere direkt uçuş olan bir hub. Bu nedenle CANiK USA bu yıl Güney Amerika pazarında çok daha aktif olacak. Daha önce ABD’nin Güney Amerika’ya yönelik bazı kısıtlamaları vardı; bunların kalkmasıyla birlikte Türkiye için çok önemli bir fırsat oluştu. Bu noktada Türk Hava Yolları bizim için inanılmaz bir avantaj. Uçmadığı ülke yok. İstanbul gibi küresel bir hub’tan dünyaya dağılıyoruz. Katma değerli ürünler ürettiğinizde, hava kargosu maliyeti sorun olmuyor. Bugün ağır makineli tüfekleri, topları, uzaktan atış kontrol sistemlerini uçakla gönderdiğimizde, bu maliyet ürün değerinin içinde rahatsız edici bir kalem hâline gelmiyor. Bu yüzden Türk Hava Yolları bizim için çok kıymetli bir stratejik avantaj.
“Artık zaman ve süreç meselesi”
- Amerika’da bir ödül aldınız. Bu ödülden biraz bahsedebilir misiniz?
Evet, Amerika’da Türkiye’den yapılan yatırımlarla ilgili bir ödül aldık ve “Yılın En İyi Türk Şirketi” seçildik. Bu, Amerika’da faaliyet gösteren önemli bir yatırımımızın takdir edilmesi anlamına geliyor. Şu anda ABD’de yaklaşık 100 kişiye yakın personel istihdamımız var. Gelecek sene üçüncü vardiyayı eklediğimizde bu sayı 150’ye ulaşacak.
Burası sadece hafif silahlar için değil, tüm sistemlerimizi üretebilecek şekilde inşa edilmiş büyük bir tesis. Mavi yaka iş gücü açısından Türkiye’ye göre biraz daha az eğitimliydi, bu da bizi şaşırttı. Beyaz yaka çalışanlar ise çok iyi; üretim süreçlerinde mavi yaka insan gücüne olan bağımlılığı azaltmak için otomasyona ciddi bir önem verdik. Bütün makinelerimiz robotlu; örneğin içeride kesici takımların hareketi bile yürüyen insansız robotlarla gerçekleştiriliyor. Böylece insan gücüne olan bağlılığımızı minimuma indirdik.
Yatırımın büyüklüğünü ve kapsamını düşündüğümüzde, aldığımız ödül gerçekten hak edilmiş bir ödül. Öte yandan, yatırımın amacı tarifelerden muafiyet almak ve üretimde Amerikan katma değerini artırmak. Şu anda tesisin üretiminin yaklaşık %70’i Amerikan katma değeri oluşturuyor; Türkiye’den götürdüğümüz katkı %30 civarında. Bu, yatırımın stratejik olarak ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Potansiyeli açısından baktığımızda, şu an ABD pazarındaki birinci tesisimizi tamamladık. Gelecek sene üçüncü vardiya ile tesis tam kapasiteye ulaşacak ve ayrıca kapasite artırımı yatırımlarına da devam edeceğiz. Amacımız, Amerika’da daha katma değerli ürünleri, kolluk kuvvetleri ve ordular için üretmek. Bu hedefimizi başarıyla gerçekleştireceğimizden şüphemiz yok; artık zaman ve süreç meselesi.
Bu gönderi kategorisi hakkında gerçek zamanlı güncellemeleri doğrudan bildirim almak için tıklayın.











