
Türkiye’de çok tanınmayan bir gözlemci, araştırmacı ve bilim insanından bahsetmek istiyorum bugün sizlere. Anlatacağım kişi Alexander von Humboldt. 18.-19. yüzyıl Avrupa düşünce dünyasında bilim, eğitim, devlet ve felsefe alanında kendinden iki yaş daha büyük ağabeyi Wilhelm von Humboldt ile birlikte derin izler bırakan, Darwin’in de evrim teorisini geliştirmesinde ilham aldığı bir bilim insanı.
Alexander 1769-1859 yılları arasında yaşamış, kendinden iki yaş daha büyük ağabeyi ise onun kadar uzun ömürlü olmamış, 1835’te 68 yaşında hayata gözlerini yummuş. Wilhelm annesinin otoritesine kolaylıkla boyun eğerken, Alexander bu konuda oldukça zorlanmış. Annesinin ölümünden sonra da daha özgür, risk alan ve dünyayı dolaşan bir hayata yönelmiş. Çocukluğundan beri bilgiye tutkulu bir kişiliği varmış. İlerleyen yıllarda Wilhelm eğitimi ve devleti şekillendiren bir düşünür, Roma ve Vatikan Büyükelçisi olarak da Prusya ve Avrupa’da tanınan bir kişilik olurken Alexander von Humboldt ise doğayı keşfeden bir gezgin, bilim insanı olarak büyük isim yapmış. İki kardeşin ilişkileri rekabetçi değil birbirlerini tamamlayıcı olarak ağabey ölene kadar devam etmiş.

Wilhelm 1810’da Eğitim Bakanlığı yaptığı dönemde, Humboldt Üniversitaet zu Berlin’i kurmuş. Bu üniversite sadece meslek değil, aynı zamanda bilgi üreten ilk kurum olma özelliğini taşır. Alexander von Humboldt ise kurucu olmamakla birlikte, bilime bakış açısıyla üniversitenin entelektüel ruhuna yön vermiştir. Multidisipliner anlayışı üniversiteye getiren de odur.
Wilhelm sürekli seyahat eden Alexander’in pahalı gezilerini finanse edip, bürokratik ve diplomatik ilişkilerinde saraylarla ilişki geliştirmesinde kolaylık sağlamış. Humboldt’ların yaşadığı dönemde Fransız İhtilali ve Napolyon Bonaparte’ın başa geçmesi ve savaşları gibi önemli olaylar yaşandığından bu destek son derece önemlidir.
Alexander von Humboldt Avrupa’da doğa bilimcisi olarak isim yaptığı dönemde Napolyon ile de tanıştırılmış. Paris’te sarayda gerçekleşen bu buluşmalarda Napolyon, von Humboldt’u küçümser ve kendisine ‘Bizim Josephine’in de sarayın bahçesinde görev yapan iyi bir bahçevanı var’ diye bir cümle sarf eder. Ancak Amerika’daki kolonyal emelleri nedeniyle, Amerika gezisinden yeni dönmüş olan Humboldt’u ilgiyle dinler. Otoriter yönetimlere ve köleliğe karşı olan Humboldt ise Napolyon’dan pek hoşlanmaz.
Alexander von Humboldt Wilhelm’in eğitim felsefesine doğa ve insanın birlikte düşünülmesi gerektiği fikrinin yerleşmesinde katkıda bulunur. Aralarında sık sık yazışan bu iki kardeşten Wilhelm von Humboldt 1835’te öldüğünde, Alexander ‘Hayatımda ilk kez yalnız kaldım’ diyerek duygusallığını ve ağabeyine olan sevgisini vurgular. Bu ikilinin, adeta bir simbiyozu andıran ilişkilerine rağmen, karakterleri ve yaşam tarzları oldukça farklıdır. Wilhelm’in düzenli bir aile yaşamı vardır. Hayatı düzenli ve devlet merkezlidir. Alexander ise hiç evlenmez, sürekli seyahat eder, kozmopolittir. Hiç evlenmemiş olması, hiçbir romantik ilişkisi olmaması, hayatı boyunca erkek dostluklarının yoğun olması nedeniyle eşcinsel olduğu söylenir. Uzun süre bir arkadaşlığı olan, Güney Amerika’ya yaptığı bilimsel gezide birlikte oldukları Fransız botanikçi Aime Bonpland ile eşcinsel ilişkisi olduğu öne sürülür. Ancak bu konuda aralarındaki mektuplaşmalar dahil hiçbir kanıt yoktur. Bazı akademisyenler, kendisinin aseksüel olduğunu veya cinselliği bastırılmış bir kişi olarak tanımlanabileceğini söyler. Hakkında en kapsamlı biyografilerden birini yazmış olan Andrea Wulf da bu konuda doğrulayıcı veya yalanlayıcı bir kanıt olmadığını vurgular. Andrea Wulf’un Türkçe’de de üçüncü baskısı yapılmış olan Doğanın Keşfi isimli bu kitabını herkese tavsiye ederim.

Alexander von Humboldt’un bir dostu da tanınmış edebiyatçı Goethe’dir. Humboldt ile entelektüel düzeyde gelişen bu dostluk, Wulf’un biyografisine göre, kurbağa üzerinde yapılan ortak deneyleri bile kapsar. Zira Goethe edebiyatçılığının ötesinde bilime de ilgi duyan bir kişiliktir. Bu yakın dostlara bazen bir başka ünlü edebiyatçı olan Schiller de katılır ama bu daha mesafeli bir tanışıklıktır.

Alexander von Humboldt’un dindar değildir ve kilise karşıtıdır. Bunun nedeni kilisenin Latin Amerika’daki misyonerlik faaliyetleri, yerli kültürleri yok edici baskısı, bilim karşıtlığı ve köleliği meşrulaştıran dini argümanlarıdır. Humboldt’a göre ahlakın temeli, tanrı korkusundan değil, insanlık onuru ve doğanın yasalarından kaynaklanır. Müdahaleci bir tanrı fikrini reddeder. Ama dogmatik bir ateist de değildir. Doğayı tanrının yaratılmış bir nesnesi olarak değil de kendi yasaları olan bir bütün olarak görür. Deizme yakın olduğu söylenebilir.
Wilhelm ve Alexander von Humboldt çocukluk çağlarındaki eğitimlerini annelerinin kontrolünde evde alırlar. Özel hocalar, yoğun disiplin, klasik diller, matematik ve doğayı gözlemleme, bu eğitimin temelini oluşturmuştur. Bu dönemi Alexander daha sonra ‘ezici ama öğretici’ olarak anlatır. Annesi ise Wilhelm’i olgun, Alexander’i dağınık olarak tanımlamıştır. Alexander yüksek öğrenime başladığında önce annesinin isteği doğrultusunda Frankfurt an der Oder Üniversitesi’nde maliye ve idare okur. Ardından Göttingen Üniversitesi’ne geçer ve burada doğa bilimleri, matematik ve jeoloji eğitimleri alır. Göttingen’de bulunduğu dönemde kendisinde ilk kez bilimsel seyahat fikri gelişir. Annesi ise kendisinin maden mühendisi olmasını istemektedir. Bu nedenle Freiburg Madencilik Akademisi’ne yazılır ve burada jeoloji, maden mühendisliği, ölçüm, istatistik okur ve sahada gözlem yeteneğini geliştirir. Bu eğitim sonraki yaşamını büyük oranda şekillendirir.
Alexander von Humboldt’un bilimsel amaçlı iki çok önemli seyahati olmuştur. İlki ve en önemlisi Latin Amerika’ya yaptığı gezidir. 1799-1804 arasında beş yıl süren bu yolculuk İspanya’dan başlar, Kanarya Adaları, Venezuela, Orinoco nehri havzası, Kolombiya, Ekvador, Meksika, Küba ve Thomas Jefferson’la görüşmek için ABD’dir.
Kanarya Adaları’nda Teide yanardağına tırmanır. Burada ilk kez yükseklik-bitki ilişkisini sistematik olarak inceler, bitki kuşakları fikrini burada netleştirir. Venezuela’da ise Orinoco vadisini dolaşır ve ilk kez Orinoco- Amazon bağlantısını sağlayan Casquiare kanalının varlığını doğrular. Tropik ormanların iklimle, su döngüsüyle ve toprakla ilişkisini inceler, ayrıca yerli halklar üzerinde saygılı ve ayrıntılı gözlemlerde bulunur. Kölelik ve sömürgecilik karşısındaki görüşleri burada keskinleşir ve sert eleştirilere dönüşür. 1802’de o dönemde dünyanın en yüksek noktası olarak bilinen 6263 metre yüksekliğindeki Ekvador’daki sönmüş yanardağ Chimborazo’ya tırmanır (Aslında Ekvator’da olması nedeniyle Chimborazo gerçekten de arzın merkezine en uzak zirvedir). Bu tırmanış esnasında yükseklik ve bitki kuşakları konusundaki bilgilerini geliştirir. Oksijen azlığı ve sıcaklık değişimleri üzerine gözlemler yapar. Gözlemlerini çizimlerle görsel hale getirir. Zaten takıntı düzeyinde ölçüm yapmaya, başta haritalama olmak üzere kayıt yapmaya meraklıdır. O nedenle Napolyon ilk karşılaştıklarında kendisine ‘siz her şeyi ölçermişiniz’ diye bir cümle de sarf etmiştir.

Daha sonra Peru’ya geçen von Humboldt, burada ileride kendi adının verileceği Pasifik kıyısındaki soğuk su akıntısını inceler. Oradan deniz yoluyla Meksika’ya gider. O dönemlerde Yeni İspanya olarak anılan bu geniş bölgede madenler, nüfus, tarım ve ekonomi üzerine incelemelerde bulunur. Bu çalışma o dönemde Meksika üzerine yapılan en objektif, güvenilir çalışmadır. Von Humboldt bu gezinin son durağı olan ABD’de Thomas Jefferson ile buluşur. Jefferson o sıralar Lousiana’yı Fransa’dan satın almıştır. Sohbetleri Beyaz Saray’da ve Virginia’da Monticello’da olur. Jefferson von Humboldt’u çağın en büyük bilimsel gezgini olarak gördüğünden, ABD’de serbestçe dolaşmasını ve devlet arşivlerine ulaşmasını sağlar. Bu buluşmalarda von Humboldt, Jefferson’a Latin Amerika’nın politik yapısı, doğası ve halkları konusunda bilgi aktarır, ABD’nin batıya açılma sürecini bilimsel verilerle besler. Bu görüşmeler sonrasında ABD entelektüel çevrelerinde kölelik karşıtı düşünceler güç kazanır. Von Humboldt ABD’de ahlaki ve bilimsel bir otorite olarak kabul edilir.
Humboldt’un bu ziyareti sonrası ABD’de çevre bilinci yeniden şekillenir. ABD milli parklarının öncüsü olan John Muir, Humboldt’un eserlerinden etkilenir. Von Humboldt’un doğanın bir bütün olduğu ve birbirine bağlı canlı bir sistem olduğu fikrini benimser. Yosemite Milli Parkı bu anlayışla açılır ve yönetilir. Artık ABD dahil tüm dünyada ismi konmamış olsa bile ilk ekoloji fikri oluşmuştur. Ancak John Muir ve von Humboldt yaş farkları ve coğrafi olarak uzak yerlerde yaşamaları nedeniyle hiç karşılaşmazlar.
Von Humboldt Latin Amerika gibi Hindistan’a da bir gezi yapmayı hep arzulamıştır. Bu sayede muson iklimi tropik dağların ekolojisi, Asya-Avrupa iklim bağlantısı gibi konularda gözlemler yapabilecektir. Ancak, İngiltere kendisini entelektüel ve siyasi nedenlerle Hindistan’a gitmesini tehlikeli bulduğundan kendi kontrolündeki deniz yolunu kullanmasına izin vermez. Humboldt’un kölelik ve sömürgecilik karşıtı olması, yerli halkla konuşan ve bilgi saklamayan, serbestçe dolaşmak isteyen, uluslararası etkisi güçlü bir kişi olması İngiltere’yi ürkütmüştür. İngiltere’nin Hindistan’da yaptığı sömürüler, baskılar, katliamlar İngiliz ve Avrupa kamuoylarında duyulur korkusu İngiliz politikacılarda sürekl bir endişe kaynağı oluşturur. Bu tanınmış bilim insanına doğrudan yasak getiremediklerinden de, salgın vs gibi bilimsel gerekçelerle Hindistan seyahatini hep engellerler.
Aslında von Humboldt, 1790’lardan itibaren karayoluyla Hindistan’a gitmek arzusundaydı. Bu sayede Orta Asya ve Himalayalar’ı da görmüş olacaktı. Ancak ‘Büyük Oyun’ diye tanımlanan bir mücadelenin parçası olarak, kuzeyden Hindistan’a inmek isteyen Rus Çarlığı da siyasi nedenler ve güvenlik gerekçesiyle Humboldt’u uzun süre engeller. Sonunda 1829’da Çar I. Nikolay kendisine Orta Asya’ya gitmesi için izin verir. Zira Rusya bu bölgedeki madenler, jeolojik oluşumlar ve ekonomi konusunda Humboldt’un gözlemlerinden yararlanmak istemektedir. Ancak, izin verilmesine rağmen Çarlık serbestçe dolaşmasını, yerel halkla konuşmasını ve hassas olarak değerlendirilen bölgelerde incelemeler yapmasını istemez. Hindistan sınırına yaklaşmasını da yasaklar. Humboldt Hindistan yolunun bir kez daha kapatılmasından büyük bir hayal kırıklığına uğrar, ama yine de Asya kıtasındaki iç iklimleri, kıtasal sıcaklık farklarını incelemek, izotermler üzerinde çalışmalar yapmak fırsatını bulur. Bu seyahati esnasında Ural Dağları, Batı Sibirya, Altay Dağları ve Hazar Denizi’nde gözlemler yapar. Orta Asya’yı kasıp kavuran şiddetli bir şap salgını nedeniyle hayvan hareketlerinin kısıtlandığı bir dönemde, at arabasıyla yapılan bu seyahat de tüm zorluklara ve kısıtlamalara rağmen bilime önemli katkılar sağlar.
Humboldt Charles Darwin’in Beagle isimli tekne ile Güney Amerika’ya gitmesine ve bu sayede Evrim Teorisi’nin ortaya çıkmasına da büyük katkıda bulunmuştur. Aynı dönemde yaşamalarına rağmen hiç karşılaşmamış olan bu iki doğa bilimcisinden genç olan Darwin (1809-1882), von Humboldt’a usta çırak hayranlığı duyar. Kendisine yazdığı bir mektupla aralarında düzenli bir yazışma başlar.
Darwin, “eğer Humboldt olmasaydı Beagle yolculuğuna gönüllü olmazdım” demiştir. Özellikle Humboldt’un bir Amerika seyahatleri anlatısı olan ‘Personal Narrative of Travels to the Equinoctial Regions of the New Continent’ adlı kitabından çok etkilenir. Bu sayede Darwin ‘ölçmeliyim, gözlemlemeliyim, karşılaştırmalıyım’ anlayışıyla yola çıkar. Evrim fikrinin altyapısı bu gezide oluşur. Ancak, türlerin sabit olmadığını, doğanın tarihsel olarak değiştiğini kabul etse de Humboldt evrimci değildir. Belki de yaşı ve konumu gereği bu konuda fazla temkinlidir ve evrimi yaşamının son dönemlerinde tartışmaktan çekinmiştir. Evrim teorisini düşünen ve doğada gözlemleyen Darwin’dir ama bu konuda zihinsel çerçeveyi çizen Humboldt’tur. Darwin Humboldt için ‘benim için ulaşılamaz bir zirve’ derken Humboldt bu genç bilim insanını dikkatli ve titiz bir gözlemci olarak övmüştür.
Günümüzde yerküre üzerinde 300-350 civarında Humboldt adı verilmiş olan yer ve coğrafi olgu vardır. Ayrıca Ay üzerinde bir krater ile ‘deniz’e ve Mars üzerindeki bir kratere de onun adı verilmiştir.
Günümüzde gitgide daha önem kazanan ekoloji kavramını ilk gündeme getirdiği ve yayılmasına katkıda bulunduğu için kendisini bir kez daha saygıyla anıyorum.
Yazarın Diğer Yazıları
Bu gönderi kategorisi hakkında gerçek zamanlı güncellemeleri doğrudan bildirim almak için tıklayın.







